21 Ocak 2012 Cumartesi

Silah ruhsatı için zoraki bağış isteğine şikayet

Diyarbakır'da silah taşıma ruhsatı almak isteyen kuyumculardan valilikçe 12 bin lira bağış istendiğini iddia eden kuyumcular, İçişleri Bakanı Beşir Atalay'a dilekçe göndereceklerini bildirdi.
Diyarbakır Kuyumcular ve Sarraflar Odası Başkanı Mustafa Akkul, kuyumcuların aynı zamanda para ve ziynet eşyası taşıyan ''kurye'' olduğunu ifade ederek, kuyumcuların tehlike anında savunma amaçlı kullanmak için silah taşıma zorunluluğu bulunduğunu söyledi.

Gasp ve soygun gibi bir tehlike anında iş yerinde bulundurma izni verilen silahın fayda sağlamadığını ifade eden Akkul, şöyle konuştu:

''Taşıma ruhsatı almak isteyen üyelerimizden Diyarbakır Valiliği’nce 12 bin lira bağış isteniyor. Başka hiçbir ilde bu kadar yüksek oranda bağış istenmiyor. Ruhsat almak için zaten gereken 2 bin 500 lira yasal vergiyi seve seve ödüyoruz. Bunun dışında bağış istenmesini doğru bulmuyoruz. Bağış gönüllüdür. İsteyen bağışlar ama 12 bin lira ödemeyene ruhsat verilmemesini kabul etmiyoruz.''



Kadınlara ücretsiz silah verin

Şefkat-Der Genel Başkanı Hayrettin Bulan, “Devlet hayati yönden risk altındaki kadınlara savunma sporlarını öğretmenin yanında, silah kullanma eğitimi verip acil durumlarda kendilerini koruyabilmeleri için ücretsiz, vergisiz ruhsatlı silah da vermelidir” dedi.

Radikal'in haberine göre, bu önlemlerin, ‘potansiyel katilleri öldürme fikirlerinden vazgeçireceğini’ savunan Bulan, “Kadınlar kendini korumasın mı, yanında polis yok, koruma yok, kadının bu durumlarda kendi canını kurtarmak için önceden silah kullanmayı atış poligonunda öğrensin dememizin neresi yanlış” dedi. 


'3 bin kadın silah eğitimi istiyor'

'TÜRKİYE KOVBOY DEVLETİ DEĞİL' Denge Hukukçular Derneği Başkanı Avukat İbrahim Bakım: "Silah savunma ve saldırı amaçlı kullanılan bir araçtır. Biz silah toplumu ya da kovboy devleti değiliz. Her şey demokratik hukuk kuralları içinde olmalı. Devletin yapacağı işleri kişiler yaparsa bu hukuka uygun olmaz. Şefkat Der'in kadınlara şiddeti iyi niyetli olarak engellemek ve azaltmak için yaptığı bu yaklaşıma da katılmıyoruz. Çünkü her birey devletin çizdiği çerçeveler içinde yaşam hakkını elde eder."



Hopa iddianamesinde taş silah sayıldı

Başbakan'ın Hopa mitingi sonrasında yaşanan olaylara ilişkin tutuklanan 4 sanığa yeni bir dava açıldı. İddianamede, sanıklarca kullanılan taş 'silah' olarak değerlendirildi.
 
SAVCI TAŞI SİLAH OLARAK DEĞERLENDİRDİ
İddianamede, kanunsuz toplantı ve gösteri yürüyüşüne dönüşen bu olaylarda kullanılan taşın silah olarak değerlendirilmesi ve bu nedenle sanıkların cezasında TCK'nın 265/4. maddesi uyarınca yarı oranında artırıma gidilmesi gerektiğini savunan Cumhuriyet Savcısı Nihat Hırka, şu ifadeleri kullandı:

''TCK'nın 265/4. maddesinde suçun 'silahla' işlenmesi, eylemin icrasını kolaylaştırması, faile cesaret vermesi ve mağduru olumsuz etkilemesi bakımından artırım nedeni sayılmıştır. TCK'da 'saldırı ve savunma amacıyla yapılmamış olsa bile fiilen saldırı ve savunmada kullanılmaya elverişli diğer şeyler' silah olarak kabul edilmiştir. Buna göre bu konudaki yerleşmiş içtihatlar da dikkate alındığında şüphelilerce kullanılan 'taşın' faile verdiği avantaj nedeniyle silah olarak kabul edilmesi ve TCK 265/4. maddesinin uygulanması gereklidir''

Savcı Hırka, bu nedenlerle olaya ilişkin tutuklanan Erhan Köse, İbrahim Aksu, Yunus Aksu ve Ender Yalçın'ın, yasa dışı gösteriye katılıp güvenlik güçlerine taş atarak direndiği, TOMA aracı ve diğer araçlara zarar verdikleri ve bazılarının yüzlerini bezle gizlemeye çalıştıklarını anlattığı iddianamede, 4 sanığın ''Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu'na muhalefet etme'', ''görevli memura mukavemet etme'' ve ''kamu malına zarar verme'' suçlarından ayrı ayrı 2 yıldan 12 yıla kadar hapsini talep etti.

Molotofa tüfekle yanıt

Diyarbakır'da otel görevlileri, molotof atan gruba pompalı tüfekle ateş açtı.

Silah Kürtlerin sigortasıdır

BDP Milletvekili Leyla Zana, silahların susması taraftarı olduğunu ancak bir statü verilmeden, yasal bir güvence sağlanmadan 'Kürtlerin sigortası' dediği silahın bırakılmaması gerektiğini söyledi.
Artık silahlı mücadele bir noktaya geldi. Ben silahların bırakılmasını asla tartışmıyorum. O Silah Kürtlerin sigortasıdır.

15 Ocak 2012 Pazar

Rauf Denktaş vefat etmiştir. Başımız Sağolsun

O, ulusuna halkına inanmış bir özgürlük ve egemenlik kavgası kahramanı olarak daima kalplerde yaşayacak; hizmetleri, çizdiği aydınlık yol haritası bugünkü ve gelecek nesillerin beyinlerinden asla silinmeyecektir.

TÜRK HALKININ BAŞI SAĞOLSUN

.
.
Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf R.DENKTAŞ
27 Ocak 1924'te Kıbrıs'ın Baf Kasabasında doğmuştur. Yargıç merhum Mehmet Raif bey’in en küçük oğludur.

1941’de Lefkoşa İngiliz Okulundan mezun olmuştur. İkinci Dünya Savaşı’nın devam ettiği yıllardı. Mezun olduktan sonra Mağusa'da tercümanlık, Mahkemede memuriyet, sonra bir yıl da İngiliz Okulunda öğretmenlik yapmıştır.

1944’de British Council’dan burslu olarak İngiltere'de Hukuk tahsili yapmış ve 1947 yılında Lincoln's Inn'den mezun olmuştur. Aynı yıl Kıbrıs'a dönüp Avukatlığa başlamıştır.

1942 yılında Dr. Fazıl Küçük’ün yayınlamaya başladığı Halkın Sesi gazetesinde, babasından ve o’nun milliyetçi, Atatürkçü arkadaşlarından işiterek öğrendiği “Türk Haklarının İngilizler tarafından gasbedildiği” konularının ele alındığını gören Denktaş, Dr. Küçük’le tanışır ve Halkın Sesi’nde imzalı veya imzasız, bazen Akın Yılmaz adı altında yazılar yazmaya başlar. Bu ilişki Denktaş’ın Londra’da tahsil yıllarında da devam eder. Denktaş ada’ya döndükten sonra lider Dr. Küçük’ün yanında yakın bir dost ve gerektiğinde danışman olarak çalışacaktır.

1948 yılında zamanın Kıbrıs Valisi tarafından kurulan Anayasa Konseyinde üye olarak çalışmıştır. Rum kilisesinin baskısı altında Konseye katılmış olan Komunist Akel Partisi Konsey’den çekilince Meclis kapatılmıştır. Türk temsilcilerin ısrarlı talepleri sonucu Hakim Mehmet Zeka bey’in başkanlığında “Türk İşleri Komisyonu” kurulmuş, Rauf Denktaş bu komisyonda da çalışarak, İngiliz Müstemleke İdaresi’nin gasbettiği hakların iadesi için bir Rapor’un hazırlanmasında nazım rol oynamıştır. Hükümetin kabul ettiği bu raporda öngörülen yasaların yapılabilmesi için Başsavcılığa görev verilir ancak Başsavcılıkta bir Türk savcı yoktur. Liderliğin talebi üzerine 1949’da Denktaş Hukuk Bürosundan ayrılır ve küçük bir maaş ile savcı yardımcısı olur.

Bir kaç yıl içinde tamamlanması gereken yasalarla ilgili çalışmalar 1954 yılına kadar uzar. Arada Denktaş savcılığa terfi etmiştir. 1954’de Kıbrıs’ta yer altını kuracak olan bir takım insan; Yunanistan’dan ada’ya gizlice girerken yakalanır. Bunların takibi ve yargıya havalesi ile Denktaş’ın görevi daha da önem taşır. 1957 sonunda İngilizlerin ada’yı 5-10 yıl içinde Yunanistan’a devredeceğini gören Denktaş, Savcılıktan istifa ederek, Dr. Küçük’ün yanında fiili rolünü alır.

Hükümetteki görevinden istifa ettikten sonra toplum problemlerinde daha aktif bir rol oynamağa başlayan Denktaş 1957 sonlarında Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu Başkanlığına seçilmiştir. Aynı yıl Rumların Atina’dan sevk ve idare edilen EOKA yer altı teşkilatının saldırıları karşısında etkin bir kuruluşa olan ihtiyacı gören Denktaş, iki arkadaşı ile birlikte Kasım 1957’de Türk Mukavemet Teşkilatı’nı kurar. Bu teşkilat o güne kadar var olan Volkan Teşkilatı’nın yerini alır ve kısa bir zaman içinde, Denktaş’ın ısrarlı talepleri sonucu olarak Türkiye’nin uzman kişileri tarafından EOKA’ya cevap verebilecek etkin bir Mukavemet Teşkilatı haline getirilir.

Halkın Sesi gazetesinin haftalık İngilizce nüshasının hazırlanmasında da önemli rol oynayan Rauf Denktaş, 1958’de büyük ölçüde artan EOKA saldırıları karşısında Türk Mukavemetinin etkili şekilde görev yapmasını sağlar. TMT’nin yayın organı olan Nacak gazetesi Denktaş’ın gazetesiymiş görüntüsü içinde Kıbrıs Türklerine yön gösterir, mukavemet telkin eder. Nacak’ın son yazı işleri sorumlusu da Alper Faik Genç’ti. Türk Hükümetinin, bir ayda yüz’e yaklaşan Türk kayıpları karşısında kararlı çıkışı ve aynı yıl Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda rahmetli Fatin Rüştü Zorlu’nun Yunanlı karşıtı Averof’u mağlup etmesi sonucu Yunanlılar Kıbrıs’ta eşit şartlarda bir ortaklık Cumhuriyeti kurulmasına razı olmuş görünürler. Dr. Küçük ve Rauf Denktaş bu genel kurul toplantısında kulis faaliyeti yapmışlardır. 1959’da Zürih Anlaşması’nın hazırlanmasında Rauf Denktaş’ın perde arkasında etkin rolü olmuştur. Türkiye’nin garantisinin 650 kişilik bir Alay’la “etkin ve fiili” bir duruma getirilmesi Denktaş’ın ısrarı ve Dr. Küçük’ün de o’nu desteklemesi ile mümkün olmuştur.

Aynı yıl Londra Konferansı’na katılan Türk Heyetinde de yerini alan Denktaş’ın Fatin Rüştü Zorlu’ya “Makarios bu anlaşmaları er geç yıkacak ve Enosis yoluna çıkacaktır. Burada bir rol oynamaktadır. İleride bu anlaşmaların kendisine zorla kabul ettirildiğini savunarak ortaklığı bozacaktır” mealindeki değerlendirmesi, ne yazık ki, ortaklık Devletinin kuruluşu ile işleme konmuş ve 1963’de Kıbrıs’ta Enosis uğruna tedhiş yeniden başlamıştır.

1959-63 yılları arasında Ruaf Denktaş’ınTürk Hükümetine gönderdiği raporlar, gelmekte olan tehlikeye işaret etmekte, tedbir istemekteydi. 1960 ihtilalinden yeni çıkmış olan Türkiye’nin Kıbrıs’taki Büyükelçisi, ne yazık ki, bu raporların Türkiye tarafından kale alınmamasını sağlamış ve böylelikle 1963’de patlak veren tedhiş karşısında Türkiye’nin hazırlıksız yakalanmasına neden olmuştur.

1960’da Yeni kurulan ortaklık Cumhuriyetinde Rauf Denktaş Cemaat Meclisi Başkanlığı ile İcra Komitesi Başkanlığına seçilmiştir.

1963 olaylarından sonra Londra Konferansı ve Birleşmiş Milletlerde Türk Halkının haklarını savunan Denktaş’ın Makarios tarafından adaya dönüşü yasaklanmış ve istenmeyen adam ilan edilmiştir. Bu sürede Ankara’da Dışişlerinde Kıbrıs dairesinde çalışmış, ve New York, Londra, Brüksel, Paris gibi merkezlerde konferanslar vererek Kıbrıs’taki olayları anlatmaya çalışmıştır. 1964 Temmuz’unda öğrencilerle birlikte gizli yoldan Kıbrıs’taki Erenköy’e çıkmış Erenköy savaşında gazeteci Ömer Sami Coşar ile birlikte yer almıştır. Bölgesel ateş kes anlaşması üzerine ayni yoldan gizlice geri Ankara’ya dönerek İnönü hükümetine bilgi vererek askeri müdahale istemiştir. Bu arada Türkiye’nin hava müdahalesi ile darbelenen Makarios BM’nin önerdiği ateşkes anlaşmasına razı olmuş, Denktaş Ankara’daki görevine devam etmiştir.

1967 sonunda gizlice küçük bir gemiyle iki arkadaşı ile birlikte tekrar adaya çıkmış, ancak, Rumlar tarafından yakalanmış ve esir düşmüştür. Türkiye Cumhuriyetinin baskısı ile 13 gün sonra Ankara’ya iade edilmiştir.

Ada’ya 1968 Nisan ayında normal yoldan dönebilmiştir. Haziran 1968’de Rum liderlerinden Glafkos Clerides Makarios’un temsilcisi, Denktaş da Denktaş da Dr. Küçük’ün temsilcisi olarak ilk toplumlararası görüşmelere başlamışlardır. Denktaş, 1960 Antlaşmalarında içte Türk-Rum, dışta Türkiye-Yunanistan arasında garantilenen dengelerin bozulmaması kaydıyla, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurucu ortaklarından biri olarak bölgesel otonomi önermiş, ve görüşmeler Türkiye’den ve Yunanistan’dan uzmanların da katılımı ile 1974’e kadar devam etmiştir. Klerides’in ve Yunanistan’ın tavsiyesine rağmen Başpiskopos Makarios bu anlaşmayı “Türk tarafı azınlık statüsünü kabul etmiyor, ortaklık statüsünde ısrar ediyor; Türkiye’nin garantörlüğü devam ediyor” diyerek ret etmiştir.

Rauf Denktaş, 5 Temmuz 1970 tarihinde yapılan genel seçimlerde yeniden Türk Cemaat Meclisine Meclis Başkanı seçilmiştir.

16 Şubat 1973 tarihinde Kıbrıs Türk Toplumu tarafından yeniden Başkan seçilmiş ve 28 Şubat 1973'te gerekli andı içtikten sonra Kıbrıs Cumhurbaşkan Muavini ve Kıbrıs Türk Yönetimi Başkanı olarak göreve başlamıştır.

1974 Türk Barış Harekâtı sonrasında 13 Şubat 1975'te Makarios’un adaya dönüşü nedeniyle, buna reaksiyon olarak ve Makarios’un meşruiyetini kaybettiğini tescil için ayrı devlet kurmayı öneren Denktaş’ın bu önerisini o günkü Irmak Hükümeti kabul edememiş bunun üzerine Kıbrıs Türk Federe Devletinin ilânını sağlamış ve Devlet Başkanı ve Meclis Başkanı görevlerini yürütmüştür. Federe Devlet Anayasası uyarınca 20 Haziran 1976 günü yapılan ilk Genel Seçimlerde büyük bir çoğunlukla, Halk tarafından seçilmiştir. 1981'de ikinci kez Devlet Başkanlığına seçilen Denktaş, 1983'de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetini ilan etmiş ve 1985'de Cumhurbaşkanlığına seçilmiştir. 1990, 1995 ve 2000 yıllarındaki' Cumhurbaşkanlığı seçimlerini tekrar kazanarak görevine devam etmiştir. Ancak 2005’deki Cumhurbaşkanlığı seçimine aday olmamış, Annan Planı nedeniyle görüş ayrılığına düştüğü Türk Hükümetine, Kıbrıs meselesini halletmek fırsatını vermek istemiştir.

İngilizce ve Rumca'yı iyi bilen Denktaş evlidir. Üç oğlu ve üç kızı olmuştur. Bir kızını beyin tümörü nedeniyle 2 ½ yaşında, bir oğlunu 7 yaşında bademcik ameliyatında, bir oğlunu 34 yaşında trafik kazasında yitirmiştir. Bugün bir oğlu, iki kızı ve on bir torunu vardır.

Bugüne dek yayınlanmış 50’nin üzerinde kitabı ve risalesi, yüzlerce makalesi ve bir film senaryosu (İşgal Altında) vardır. 10 ciltlik HATIRALAR kitabı, Karkot Deresi, Kıbrıs Girit Olmasın son yayınlarından bazılarıdır. Yazarlık - Fotoğrafçılık en sevdiği uğraşlarıdır. Amerika - İngiltere - Avusturalya - İtalya - Türk-Cumhuriyetleri - Polonya - Fransa - Avusturya ve Türkiye Cumhuriyetinde fotoğraf sergileri açmış, sayısız konferanslar vermiş ve çeşitli ödüller ile fahri doktora ve profesörlük payeleri almıştır. Bunlardan bazıları şunlardır. Türkiye Yazarlar Birliği tarafından eserleri ve eserlerinde ortaya koyduğu fikirleri savunma kararlılığından ötürü Türkiye Yazarlar Birliği Şeref üyeliğine seçilmiştir. Türk Dünyası hizmet ödülü ve 10 Ocak 2000’de Türkiye Gazeteciler Cemiyeti tarafından “Yılın Adamı” ödülü ve 6 Nisan 2000’de Atatürk Dil ve Tarih Yüksek kurumu tarafından ATATÜRK uluslararası Barış ödülünü almıştır.

** 6 Temmuz 2005 tarihinde de Türkiye Cumhuriyeti Devleti Sayın Rauf R. DENKTAŞ’a Üstün Hizmet ŞEREF MADALYASI vermiştir.

** 25 Ekim 2005 tarihinde Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi Senatosu’nun Türk Dünyasına yapmış olduğum üstün hizmetlerimden dolayı Fahri Doktora ünvanı vermiştir.

** Kıbrıs konusunda görüşlerinin doğrulandığı nedeniyle Liderlik Ödülü almıştır.

** 28 Haziran 2006 – 20. Yüzyıldan iz bırakan halk önderi ödülü’nü aldı.

Türkiye'de suç ekonomisinin büyüklüğü

Yüksek vergi ve fahiş fiyatların illegal piyasalardaki karşılığı, aşağıdaki rapordan anlaşılabilir.
İstanbul Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler Odası İSMMMO'nun ''Suç Ekonomisinin Türkiye Bilançosu'' adlı raporu yayınlandı.
Araştırmaya göre, 2010 yılında 27 kalemde Türkiye'de yasa dışı faaliyetlerde oluşan ciro en az 8 milyar, elde edilen net kazanç ise 3 milyar 250 milyon lira oldu.

İSMMMO'nun, Emniyet Genel Müdürlüğü Faaliyet Raporu verileri ile Birleşmiş Milletler ve OECD suç istatistikleri üzerinden yaptığı araştırmaya göre, suç ekonomisi asıl olarak doğrudan suçla elde edilen ''kriminal sektör'' ve kaçakçılığa dayanan ''illegal sektör''den oluşuyor.
İllegal sektörü, yasalara aykırı üretim ve dağıtım, kriminal sektörü ise doğrudan suça dayanan yüksek riskli ve karlı girişimler oluşturuyor.

Emniyet kaynakları, uluslararası suç trafiği ve dünya suç ortalamaları resmi istatistiklerine göre yakalananın en az 5, çoğunlukla da 10 katı kaçakçılık olduğunun kabul gördüğünü kaydediyor.
İSMMMOB araştırmasında Türkiye özelinde 5 katlık artışın ortalama olarak kabul edildiği, net gelirde ise dönen cironun yüzde 40'ı düzeyindeki bir oranın hesaplandığı belirtildi.

Suç ekonomisinin boyutu
Raporda, suç ekonomisinin 2010 yılındaki 10 gözde alanı ve elde edilen yaklaşık cirolarına yer veriliyor.
Buna göre fuhuş ve eroinden 1 milyar 800'er milyon, esrardan 1 milyar 50 milyon, insan kaçakçılığından 742 milyon 500 bin, kaçak sigaradan 652 milyon 500 bin, korsan kitap ve DVD'den 451 milyon 605 bin 680, organize suçtan 280 milyon, kaçak çaydan 205 milyon 740 bin, ecstasyden 200 milyon ve tarihi eser kaçakçılığından 160 milyon lira ciro elde ediliyor.
Rapora göre uyuşturucu, insan ticareti, hırsızlık gibi klasik suç kalemlerinin yanı sıra, yüksek oranlı Özel Tüketim Vergisi ve gümrük vergileri yüzünden cazip hale gelen içki, sigara, çay gibi ürünlerde yasa dışı ticaret, pazarın beşte birine kadar ulaşıyor.

Raporda, suçtaki temel güdünün elde edilecek gelir ile yakalanma maliyeti arasında kurulan dengeye işaret edilerek, özellikle kaçakçılığın yüksek getirisi sayesinde giderek büyüyen bir faaliyet alanına dönüştüğü vurgulanıyor.

Sektörel değerlendirme
Türkiye suç ekonomisinin panoramasını ortaya koyan raporda, sektör bazında değerlendirmelere de yer verildi.

En çok suç gelirinin fuhuş ve eroinde olduğu belirtilen raporda, 2010 yılında yakalanan 12 ton eroin baz alındığında, tahmini yılda 60 ile 120 ton arasında eroinin Türkiye'den kaçak olarak geçtiği kaydediliyor.

Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suçla Mücadele Bürosu'nun raporlarında da Türkiye'den geçen eroinin yılda 100 ton civarında olduğunun kabul edildiği belirtildi.
İran sınırında 4 bin 500 lira civarında olan eroinin kilogram toptan fiyatının İstanbul'a geldiğinde 16 bin liraya ulaştığı, bu fiyat sokağa indiğinde 30 bin liranın üzerine, Avrupa'ya ulaştığında da toptan satışlarda bile kilogram fiyatının 60 bin lira civarına çıktığı belirtiliyor.
Raporda, bu rakamlarla eroinin sadece yurt içindeki cirosunun yıllık en az 1.8 milyar liraya ulaştığı, bunun yaklaşık üçte ikisinin de net gelir olduğu vurgulandı.
Türkiye'de 56 genelevde 3 bin kadının seks işçisi olarak çalıştığı, bunun dışında 15 bin civarında kayıtlı seks işçisi olduğunun ileri sürüldüğü, bu rakamlara yabancılar da dahil edildiğinde tahmini 100-150 bin seks işçisinin olduğunun kabul edildiği belirtiliyor.
Raporda, aylık ortalama 2 bin liralık gelirle yapılan minimum hesapla ortaya çıkan cironun 3 milyar liranın üzerinde olduğu vurgulandı.

Rapora göre, adet bazında en çok kaçak sigara yakalandığı ve buna göre 43 milyon 500 bin adet sigara, 22 milyon 580 bin 284 adet de korsan kitap ve DVD, 2 milyon adet ecstasy, 362 bin adet kaçak içki, 12 bin 364 adet oto hırsızlığı, 39 bin 809 adet cep telefonu, 1 milyon 277 bin adet kaçak ilaç ele geçirildi.

Yüksek Özel Tüketim Vergisi oranları yüzünden sigaranın kaçakçılığın gözde mallarından biri olduğu, tahmini olarak bu pazardaki kaçakçılığın büyüklüğünün 250 ile 500 milyon paket arasında yer aldığı belirtiliyor.

Raporda, bu miktarda kaçakçılığın sadece ÖTV karşılığının bile yüz milyonlarca lira olduğu ve pazarın toplam büyüklüğünün de en az 652 milyon lira olduğu kaydedildi.

Hırsızlık vakaları
Raporda en çok suç vakasının evden hırsızlıktan yaşandığı, kredi kartı ve banka dolandırıcılığında vaka sayısı 2 bin 353, elde edilen ciro ise 58 milyon 825 bin lira iken, evden hırsızlıkta 85 bin 349 vaka sayısına karşın elde edilen ciro 42 milyon 674 bin 500 lira oldu.

Raporda, kaçak içkinin de yüksek ÖTV oranları yüzünden ortaya çıkan bir suç kalemi olduğu ve Türkiye'de 2010 yılında 362 bin şişe kaçak içki yakalandığı ve her şişenin yarım litre olduğu kabul edilirse 181 bin litre kaçak içki demek olduğu vurgulandı. Verilere göre bunun en az 5, ortalama 10 katının yakalanmadan piyasaya sunulduğu, bu durumda 1 milyon 810 bin ile 3 milyon 620 bin litre kaçak içkinin söz konusu olduğu ve kaçak içkiyle elde edilen cironun 100 milyon liraya yaklaştığı kaydedildi.